Avrupa Birliğiyle İlişkiler

Uluslararası İlişkiler Wiki sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Türkiye-Avrupa Birliği Münasebetleri:

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun kurulmasına ilişkin Paris Antlaşması 1951 yılında; Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)'nun kurulmasına ilişkin Roma Anlaşması 1957 yılında kurucu üye olan Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda tarafından imzalanmıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşması'nın 49. maddesinde, hürriyet, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerini gözeten herhangi bir Avrupa devletinin, Birlik üyesi olmak için başvuruda bulunabileceği belirtilmiştir. Avrupa Birliği altı genişleme sürecinden geçmiştir. 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya'nın da Avrupa Birliği'ne katılmasıyla Birlik üye sayısı 27'ye çıkmıştır.

• 1973 yılında Danimarka, İrlanda ve İngiltere, • 1981 yılında Yunanistan, • 1986 yılında Portekiz ve İspanya, • 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç, • 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Malta, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Slovakya Avrupa Birliği'ne üye olmuştur. • 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya da, Avrupa Birliği'ne üye olmuştur. 1970-1980 döneminde sürüncemede devam eden Türkiye-AB ilişkileri 12 Eylül Darbesi'yle kesintiye uğramıştır. 16 Eylül 1980'de Avrupa Ekonomik Topluluğu Dış İlişkiler Konseyi aldığı bir kararla askerİ yönetime zaman tanıdığını açıklamıştır. Avrupa Parlamentosu, 22 Ocak 1982 tarihinde aldığı kararla Türkiye'de genel seçimlerin yapılmasına ve yeni parlamentonun kurulmasına kadar Türkiye ve AT Ortak “Karma Parlamento Komisyonu’nun faaliyetlerinin dondurulmasına karar verdiğini ifade etmiştir.

Dondurulan ilişkiler 16 Eylül 1986 tarihinde Türkiye AET-Ortaklık Konseyinin toplanmasıyla tekrar normal seyrine döndü. Özellikle Almanya'nın karşı koymasına rağmen Türkiye, Başbakan Turgut Özal'ın girişimleriyle 14 Nisan 1987 tarihinde AB'ye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. AB-Türkiye ilişkilerinde öne çıkan en önemli hususlardan biri Avrupa Birliği içinde örneği bulunmayan “Gümrük Birliği” anlaşmasının 6 Mart 1995 yılında imzalanmasıydı. Türkiye'yi Gümrük Birliği'ne zorlayan nedenlerden biri, Türkiye'nin başvurusunun reddedilmesi ve bunu alternatif olarak 1988 yılında Turgut Özal'ı ziyaret eden Fransız Dışişleri Bakanı Raymond Barre'nin görüşmeleri sırasında mevcut Ankara Antlaşması ve Katma Protokol çerçevesinde Gümrük Birliği Anlaşması'nın yürürlüğe konulabileceğini tavsiye etmiş olmasıydı. Bu görüş o tarihte kabul görmese de daha sonra AB Komisyonu görüşünü olumlu yönde açıklayınca mantıklı bir öneri olarak hayata geçirildi.

Türkiye-AB ilişkilerinde üyelik şartları arasında ileri sürülen konuların başında Kıbrıs sorunu gelmektedir. Başbakan Turgut Özal, Yunanistan ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kendi kaderini kendi tayin hakkını kullanarak müstakil bir devlet olarak tanınmasının Ada'daki ki toplumun daha huzurlu olacağı yönünde görüşünü ileri sürmekteydi. Bu maksatla 1985 1986, 1987 yıllarında Ada'da kalıcı bir barışın temini için Turgut Özal, Başbakan sıfatıyla Yunanistan Başbakanı Papandreu ile üç kez Davos'ta görüşmelerde bulunmuştur. Türk tarafının bütün samimi yaklaşımlarına rağmen olumlu bir gelişme kaydedilmedi. Rauf Denktaş, 1990 Şubat ayında New York'ta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Vasiliu ile yaptığı görüşmelerde Kıbrıs'ta çözüm için, siyasi eşitlik, Türkiye'nin garantörlüğü ve Türklerin kendi kaderlerini kendi tayin etmeleriyle (Self Determinasyon ilgili önerileri yine reddedildi.

BM Güvenlik Konseyi, 15 Haziran 1990'da altığı 649 sayılı Karar'da Kıbrıs'ta iki toplumun eşitliği için bulunacak çözümün iki tarafın siyasi iradesine tabi olmasına ve Ada'da iki toplumun varlığına vurgu yapmaktaydı. KKTC, BM'nin kararını kabul ederken Rum yönetimi bu konuda toplumlar arası görüşmeleri engelleme gayreti içine girdi. 1990 yılında GKRY'nin tüm Kıbrıs adına Avrupa Birliği'ne tam üyelik başvurusunda bulunması ve bunun AB Komisyonunda görüşmeye havale edilmesi, Türkiye'nin BM'nin tepkisiyle karşılaştı. GKRY'nin AB'ye üyelik başvurusu önceleri AB Konseyi temkinli karşılandı.

KKTC Hükümeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti adına tek taraflı bir şekilde AB'ye yaptığı müracaat sebebiyle 3 Temmuz 1990 tarihinde BM'ye bir muhtıra göndermiştir. Muhtıranın 16. maddesinde ayrıca Zürih-Londra Antlaşmaları'nın 1. maddesi ve anayasaya yansımış şekli olan 185’nci maddesinde KKTC yönetimi şu tespitlerde bulunmuştu.

"Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tamamı veya bir parçası hiçbir ülke ile ekonomik veya siyasi bir bütünleşmeye gidemez." taahhüdünden dolayı bu müracaat itiraza açıktır. Getirilecek bu kısıtlama bile Kıbrıs Rumları tarafından başlatılarak tamamlanmış bir üyelik anlaşmasının Avrupa Topluluğu bünyesinde dahi olsa Yunanistan ile kurulacak bağlantıyı yasaklayacak kadar geniş kapsamlıdır. Almanya ile mukayese yanlıştır.’’

GKRY'nin tek taraflı ve Türkiye'nin onayı olmadan AB'ye girmesi uluslararası hukuka aykırıydı. İngiliz hukukçu Prof Dr. Maurice H. Mendelson, bu konuya açıklama getirmek üzere üç adet hukuki mütalaa hazırlamış ve 16 Ağustos 1960 tarihinde yürürlüğe girer Zürih-Londra Garanti Antlaşması'nın 1, 2 ve 4. maddelerine dikkat çekmiştir.

Prof. Dr. Maurice H. Mendelson, anılan maddelere ve uluslararası antlaşmalara dayanarak garantör devlet olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin onayı olmadan AB'ye üyelik için başvuruda bulunamayacağını ve üye olamayacağını hukuki bir üslupla izah etmiştir. H. başvurusunda 1960 Garanti Antlaşması'na göre garantör devletlerden biri olan Türkiye'nin onayı olmadığını, bu sebeple başvurun uluslararası hukuk kurallarına aykırı bir nitelik kazandığını ifade etmiştir.

AB, Türkiye'nin 14 Nisan 1987 tarihindeki başvurusunu reddederken 3 yıl sonra GKRY'nin başvurusunu Türkiye'nin tepkilerine rağmen kabul ettiğini dünyaya açıkladı. Yunanistan'ı 1994'te AB Dönem Başkanı olduğunda GKRY'nin AB'ye üyeliğinin gerçekleşmesi istikametinde çabaları yoğunlaştı. Soğuk Savaş'ın sona erdiği yıllarda Yunanistan'ın GKRY’yi AB'ye alınmaması durumunda Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılımlarını veto edeceği tehdidinde bulunmasıyla 1995'te Avrupa Konseyi tutumunu değiştirdi ve GKRY ile müzakerelere başlanabileceğini açıkladı. Türkiye, bu durum karşısında GKRY'nin AB'ye kabul edilmesi halinde KKTC ile siyasi ve ekonomik entegrasyona gireceğini belirterek alternatif bir planı kamuoyuna sundu. 1997'de yapılan Lüksemburg Zirvesi'nde Türkiye'ye aday ülke statüsü verilmezken GKRY'nin resmen aday ülke olduğu ve ilk genişleme sürecinde birliğe dâhil edileceği açıklanmıştır. Bir yıl sonra da (1998) GKRY e tam üyelik müzakerelerine başlanmıştır. Bu aşamada Kıbrıs sorunu Türk-Rum sorunu olmaktan ileri giderek Türkiye- AB sorunu hâline gelmeye başlamıştır.

Aralık 1999 tarihinde Helsinki’de yapılan AB Zirvesi'nde Türkiye'nin aday ülke edilmesi AB ile ilişkilerde olumlu bir adım olarak değerlendirilirken Kıbrıs ve Ege sorunlarının dört yıl içinde çözülmesinin istenmesi çifte standartlardan biri oluyordu. İngiltere 1973 yılında AB'ye tam üye alınırken Kuzey İrlanda sorununu çözmesi istenmemişti. Aynı şekilde İspanya da 1986'da tam üye yapılırken İspanya'dan Bask sorununu çözmesini istememiştir. Avrupa'nın genel siyasetinde bu hep vardır. Bir şeye karşılı mutlaka bir şeyler isteme politikası devam etmiştir. Kıbrıs, Avrupa'nın Doğu Akdeniz politikaları için ne kadar önemli ise Türkiye için de o kadar hatta ondan fazla stratejik öneme sahiptir. Bu sebeple Kıbrıs, Anadolu'nun coğrafi olarak uzantısı ve ayrılmaz bir parçasıdır. Gözden çıkarılması mümkün değildir. Kıbrıs ve Ege'de çözümün sağlanabilmesi ancak, Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasına ve karşılıklı olarak iki tarafın geçmiş olaylardan ders alarak olumlu ve yapıcı adımlar atmasına bağlıdır.

ABD, Helsinki Zirvesi'nde ve daha sonraki müzakerelerde Türkiye'nin AB'ye üye yapılmaması için AB üyelerini ricada bulunmuştur. Bunu sadece fikri olarak benimsemeyip Avrupa devletlerine Türkiye'nin AB'ye üye yapılmasının gerekli olduğunu anlatmak üzere siyasi baskı da yapmıştır. Avrupa'nın önde gelen devletlerinden Fransa ve bu konuda ABD'nin baskı yapmasından dolayı rahatsızlığını basın aracılığıyla gündeme getirmiştir. Gerçekte, ABD'nin Türkiye'ye Avrupa içinde bulunmasına siyasi ve askeri açıdan ihtiyaç vardır. Batı'dan dışlanmış bir Türkiye ABD'nin işine gelmemektedir. Geçmişte İmparatorluklar kurmuş bir ülke olan Türkiye AB'den istediği yakınlığı bulamazsa bölgesel güç birliği yapmak üzere kültür ve tarihi bağları bulunan Doğuya yüzünü dönebilir ve böylece Doğu ve Batı arasındaki dengeleri bozabilir. Dünyada bu dengeyi bozabilecek ikinci ülke de Rusya'dır. Türkiye'nin alternatifleri arasında yer alan Rusya, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Çin ve İran blokunun oluşturacağı Avrasya Birliği entegrasyonu ile ilgili girişimler ABD ve Avrupa'yı endişelendirmektedir. Ancak, Türkiye'nin birinci tercihi olan Avrupa Birliği'ne olma arzusu AB'deki muhafazakâr Hıristiyan kesimler ve tutucu çevreler tarafından reddedilmeye çalışılmaktadır. Ancak, Fransa ve Almanya yöneticileri bu gerçeği açıkça ekte ve Türkiye'nin AB'ye alınması konusunda direnç gösteren kesime sadece ülke çıkarları için bunun gerekli olduğunu söylemektedirler. Türkiye'nin genç nüfusu dinamik ekonomisi ve güçlü ordusuna AB daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda Kıbrıs şartı diplomatik bir usulle Türkiye'nin önüne konulmuştur. Türkiye'nin bir yandan üyelik başvurusunu kabul eden ve AB'ye aday olduğunu açıklayan AB, son paragrafta "Kıbrıs’ın AB üyeliği için engel teşkil etmeyeceğini" belirttikten sonra "Ancak" şartını koymuştur. Devamında ise üyelik aşamasına gelindiğinde ilgili tüm faktörlerin dikkate alınacağını şarta bağlamıştır. Bir ölçüde Kıbrıs şartının hem yok olduğunu hem de var olduğunu ortaya koymaktadır. Kısaca, işine geldiğinde AB, Kıbrıs'ı şart koşacak, eğer siyasi gelişmelerde önemli bir sapma olur ve AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı olursa bu sefer maddenin birinci kısmı yürürlüğe konacak ve Kıbrıs şartı aranmayacaktır.

Türkiye'nin İslam kültürüne sahip olması ve Avrupa Birliği ülkelerinin Hıristiyan kültürüne mensup olmaları, Türkiye'yi dışlamalarına neden olmaktadır. Çoğu zaman bu konu Türkiye'nin başbakanları, siyasetçileri ve düşünürleri tarafından AB'nin bir "Hıristiyan Kulübü" olmaması gerektiği şekilde eleştirilmiştir. 2005 yılında Avrupa Birliği ile yapılan müzakerelerde Türkiye'yi tam üye yapmama konusunda isteksizliği açıkça görülmüş genişlemeden sorumlu yetkililer, bu sürecin 10 yıl sürebileceğini açıklamışlardır. Diğer adayların aksine Türkiye ile müzakerelerin "açık uçlu" olacağı beyan edilmiştir. Diğer bir engel de Avrupa Birliği'ne tam üyelik kararı çıksa bile Fransa, Almanya, Avusturya vb bu kararı halkoyuna sunacaklarını ifade etmeleridir.

Avrupa Birliği, Türkiye'yi tamamen dışlamayı küresel güç dengelerinin bozulması açısından istememektedir, Çünkü Türkiye'nin Avrasya Birliği, Orta Doğu, Afrika ülkeleriyle birlikleri Avrupa Birliği'nin küresel gücünü azaltacak ve Türkiye'yi kontrol etme girişimlerini güçleştirecektir. Buna karşın Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne dâhil edilmeden bekletilmesinin çıkarlarıyla bire bir örtüşmektedir Avrupa Birliği'nin bir yandan Türkiye'nin yapmış olduğu bazı projelere mali destek vererek hoş görünmeye çalışması; bir yandan da özellikle Almanya Başbakanı Angela Merkel'in Türkive için "özel ilişki" tarzındaki sözleri ve diğer ülkelerden farklı şekilde uygulamaları içeren ifadeleri Türk kamuoyunun ciddi anlamda tepkilerine yol açmaktadır. Türkiye için Avrupa Birliği'ne tam üye olmak nihai bir hedef değildir. Ancak, Avrupa Birliği'ne ait siyasi ve ekonomik kriterleri benimsemesi ve bunları Batı standartları olarak ülkesinde tatbik etmesi önemli bir amaçtır. Bu standartları sağlayan Norveç ve İsviçre gibi ülkeler yapılan halk oylamasında AB'ye üye olmayı reddetmişlerdir. İzlanda, Makedonya, Karadağ, Sırbistan, Hırvatistan ve Arnavutluk üyelik için müzakere sürecini beklemektedirler. [1]


Kaynakça

  1. Yılmaz, Salih. Baytal,Yaşar. Türkman, Sayim. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi. 2. Basım. Ankara: Nobel Yayınları, 2014. s.430-435.