Arap Baharı

Uluslararası İlişkiler Wiki sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

"Arap Baharı" diye isimlendirilen değişim hareketinin altında yatan temel fikir, 2003 ABD'ye büyük maliyetler getiren Irak Savaşı'ndan sonra ifade edilen ve "Büyük Orta Doğu Projesi" diye ortaya konulan düşüncedir. Bu projeyi incelemeden "Arap Baharı" eylemlerini açıklamak anlamsal eksikliğe yol açacaktır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin Orta Doğu ilişkilerinde öne çıkan politikası, Sovyetler Birliği'nin bu bölgede siyasi ve askeri açıdan yayılmasını önlemekti. Bu strateji Amerikan dış politikasının öncelikli hedefi olmuştur. ABD Başkanı Nixon bunu şu sözleriyle açıklamıştır: [1]

"ABD'nin ve bütün dünyanın, Orta Doğu'daki milli çıkarları, bu bölgedeki barışın herhangi bir ülke tarafından ihlal edilmemesine bağlıdır. Herhangi bir gücün, Orta Doğu'da hakim bir duruma gelmek istemesi bölgedeki uyuşmazlıkları ve siyasi gerginlikleri şiddetlendirecek; Amerika ile hür dünya ülkelerinin güvenliklerini olumsuz yönde etkileyecek ve dünya sulhunu tehlikeye sokacaktır. ABD, bölgede bir hakimiyet kurmak istemediği gibi, bir başka ülkenin de burada hakim bir duruma gelmesine rıza göstermeyecektir."

ABD'nin dış politikasında iki eğilimin birbirleri ile daima rekabet içinde olduğu görülmektedir. "Reelpolitic (gerçekçilik)" ve "idealpolitic (ülküsel politika)" şeklinde sınıflandırılan bu eğilimler, ABD'nin genel olarak uluslararası bakışını yönlendirmiştir ABD'li realistler (örneğin Hans J. Morgenthau gibi siyaset bilimciler ve Henry Kissinger gibi siyasetçiler) ABD'nin dış politikasını değişen gerçekler dikkate alınarak uygulamaya çalışmışlardır. Bunlara göre ABD'nin dış politikasının temel unsurları şunlardı: SSCB'nin çevrelenmesi (NATO, SEATO, CENTO), ABD'nin hayati çıkarlarının korunması ile küresel alanda etki alanlarının oluşturulması ve tüm hedeflere ulaşılması için siyasi, ideolojik, ekonomik ve askeri yöntemlerin kullanılması şeklindedir.

Woodrow Wilson gibi idealistler ise ABD'nin dış politikaya bakışını, "Uluslararası alanda demokrasinin yaygınlaşmasını sağlama" şeklinde yorumlamışlardır. George Bush, Bill Clinton yönetimleri ve George W. Bush ABD dış politikasının temel hedeflerinden birinin "Dünyada demokrasinin geliştirilmesi, genişletilmesi, yeni demokratik rejimlerin desteklenmesi ve demokrasi karşıtı rejimlerle mücadele edilmesi" olduğunu savunmuşlardır. Thomas Carothes, genellikle demokrasi hedefinin bir araç olduğunu çıkarların çatışması durumunda ekonomik ve siyasi menfaatlerin tercih edildiğini ifade etmektedir. [2]

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Orta Doğu ülkeleri arasında komünizm fikri ağ hissettirmeye başlayınca halkın özgür iradesini, dolayısıyla demokrasiyi savunan ABD, bu bölgede Soğuk Savaş'ın bitimine kadar bu fikrinden vazgeçmiş, bunun yerine ABD yanlısı yönetimleri iş başına getirmiştir. Batılı siyaset bilimcilerinin devamlı olarak İslam ülkelerine ve yeni kurulan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine model olarak tanıttığı "Türk modeli" aslında bu siyasetin bir parçasıdır. Eski CIA Başkanı (Bush yönetiminde savunma danışmanı olarak görev yapan) James Woolsey, bu konuda şu önemli açıklamayı yapmıştır: "George W. Bush kararını verdi. Orta Doğu'nun çehresini Türkiye modeli çerçevesin de değiştireceğiz... Orta Doğu ülkeleri ancak laik ve çağdaş devletlere dönüştükleri sürece onlarla çalışabileceğimizi anlayacaklar. Ancak, o zaman Filistinlilerin devlet kurmasına yardım edebilir ya da İran'a dostluk gösterebiliriz."

Son 50 yıldan beri ABD ve Avrupa'nın öncülüğünde toplumların yaşam biçimleri kültürleri ve devlet yapılarını şekillendirme gayretleri hızlı bir şekilde devam etmiştir. Bu konuda ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Henry Alfred Kissinger şu ifadeleri kullanmaktadır: ‘’ABD'nin tarihi boyunca sahip olduğunu düşündüğü kendine özgü özellikler, dış politikaya karşı iki birbirine zıt tavır meydana getirdi:

*Birincisi,ABD'nin kendi değerlerine göre en iyi şekilde kendi ülkesinde demokrasiyi dolayısıyla insanlığı kusursuz hale getirip insanlığın geri kalanı için bir ışıldak olarak hizmet edebileceği görüşüdür.

*İkincisi ise ABD'nin sahip olduğu değerleri Amerika'ya ve bütün dünyaya yayma yükümlülüğü getirdiği görüşüdür. Her iki düşünce ekolü demokrasi, serbest ticaret ve uluslararası hukuka dayanan bir küresel düzeni, normal düzen olarak öngörmektedir. Böyle bir sistem hiç var olmadığından uluslar daima bunu hayal olarak görmüşlerdir. Ancak, yabancıların şüpheciliği, Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt yahut Ronald Reagan veya 20. yüzyıldaki herhangi bir ABD başkanının idealizmini hiçbir zaman söndürememiştir.

1989 yılında "Berlin Duvarı"nın yıkılması, SSCB'nin dağılıma sürecine girerek dağılması yerini bağımsız devletlere bırakması, Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesi ve bunun yanı sıra Yugoslavya'da iç çatışmaların çıkmasıyla beş ayrı devlete ayrılması sonucunda iki kutuplu dünyada "Doğu Bloku" çökmüştür. Bu suretle ABD, tek kutuplu dünyada hegomanik bir güç olarak öne çıkmıştır.

1979 yılında "İran Devrimi" sonunda ABD’nin Basra Körfezi’ndeki önemli müttefiki İran’da Şah rejimin sona ermesiyle beraber ABD'nin Orta Doğu'daki dengeleri lehine değişmişti. Soğuk Savaş'ın 1991'de sona ermesiyle beraber Orta Doğu'da dengelerde fazla bir değişiklik olmamasına rağmen, 11 Eylül 2001 olayları nedeniyle ABD bölgede özellikle Irak, İran ve Suriye üzerinde önemli ölçüde bir baskı kurmaya başlamıştır ABD'nin dünyanın çeşitli yerlerinde meydana gelen olaylarla yakından ilgilenme ve hatta İsrail gibi bazı ülkeleri koruma gibi bir siyasi yaklaşımı söz konusudur. Dünya genelinde en çok ilgilendiği bölgelerin başında ise Orta Doğu gelmektedir. [3]

ABD, 7 Aralık 1941 tarihinde Japonların Pearl Harbor baskınından sonra 11 Eylül 2001 tarihinde El Kaide tarafından kendi evinde ikinci kez vurulmanın şokunu yaşamıştır. Saldırı hakkında bazı düşünürler, bu olayı ABD ve Avrupa'nın politikalarına karşı koyma olarak değerlendirmiş ve ülkeler arasında mevcut bulunan ekonomik ve sosyal dengesizliklerin bu tür olayları körüklemeye devam edeceğini ileri sürmüşlerdir. ABD’nin uluslararası terörle mücadele çerçevesinde Afganistan'a yaptığı askeri harekattan sonra Irak'a da askeri müdahalede bulunması ve ayrıca devam eden Filistin-İsrail çatışmaları dikkatlerin Orta Doğu bölgesine yoğun bir şekilde çekilmesine sebep olmuştur. Arap ülkeleri, topraklarının yabancı devletler tarafından işgal edilmemesi ve bölgesinde çıkabilecek çatışmalardan olumsuz etkilenmemek için savaşa karşı çıkmışlardır. Henry Kissinger, Orta Doğu'da Batı'nın kendi çıkarlarına karşı olan yönetimlere müsamahakar olamayacağını şu sözlerle ifade etmektedir: "Endüstriyel demokrasiler Körfez'deki petrole ulaşamamayı kabul edemezler, ya da Körfez'in kendilerine düşman bir ülke veya ülkeler grubu tarafından yönetilmesine razı olamazlar."

Büyük Orta Doğu Projesi, 2003 Ekim'de ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Morc Grosman ve 2003 Kasım'da diğer Yardımcı Bakan William J. Burns tarafından dile getirildi. Projede, Orta Doğu'daki sorunları çözmek için Batı dünyasının ABD ile işbirliği yapması ve bölgede demokratik eğilimleri destekleyerek teröristlerle ve terörü destekleyen aşmak gibi hususlar vurgulanıyordu. Başkan Bush, 4 şubat 2004 tarihinde terörle savaş konusunda yaptığı konuşmada, "Daha serbest, daha demokrat bir ülke için varım diyen politikacıların arkasındayız." diyordu. Yani hür seçimler, serbest ekonomi hür basın, ifade özgürlüğü ve sendikal haklar bunların alt unsurlarını oluşturuyordu. Başkan Bush, demokrasi üzerine verdiği bir başka konferansta Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin değişime ihtiyaç duymaya başladıklarını ifade etmiştir. Güvenlik Danışmanlarından Eski ABD Ulusa Zbigniew Brzezinski, proje hakkında şunları söylemiştir. "Program Arap ülkeleri tarafından hazırlanmalı. Sadece onlara ne yapmaları gerektiğini söylemek yetmez. Araplar, dinsel ve kültürel geleneklerinin küçümsendiğini ederlerse demokrasiye kucak açmazlar."

ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi Afganistan'dan Fas'a kadar uzanan ve 22 ülkeyi kapsayan çok geniş bir coğrafi bölgeyi kapsamaktadır. Bu coğrafi bölge içindeki tüm ülkeler İsrail hariç olmak üzere İslam ülkelerini ilgilendirmektedir. ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman, açıkça bu proje ile bölgeye demokrasi ve refah açısından katkı hedeflendiğini söylemiştir. Projeyi herkesin desteklemesi gerektiğini belirten Eric Edelman, model olarak Türkiye'nin projeye büyük katkı sağlayacağını vurgulamıştır. ABD Türkiye'de tatbik edilmeye çalışılan "Demokratik ılımlı İslam Modeli"ni diğer bölge ülkelerine tatbik etmek emektedir. Bu konuda asıl amaçlardan biri Orta Doğu'dan Asya'ya Kuzey Afrika'ya kadar uzanan geniş bir bölgede pazar ekonomisinin küreselleşmeye dahil edilmesidir.

11 Eylül terör olaylarının Amerika'yı evinde vurması yeni bir tehdidi gündeme getirdi. ABD, bunun kaynağı olarak işaret ettiği "Orta Doğu'yu özgürleştirelim sloganıyla bu coğrafyada etkinliğini artırmak istemektedir. ABD kendine bağlı diktatörlükler ya da krallıkların egemen olduğu ülkelerde terör kaynaklarını kontrol altında tutamamaktadır. Bu nedenle "Büyük Orta Doğu Projesi" kapsamındaki ülkelerde demokrasiyi bir araç olarak kullanarak beğenmediği yönetimleri daha az maliyetlerle değiştirmeyi amaçlamaktadır.

Arap Baharı şeklinde ifade edilen olayların başlangıcı, Tunus yöneticilerinin yaptığı yolsuzlukların kamuoyunda derin yankılarla duyulmasından sonra, 26 yaşında üniversite mezunu olan ve sebze tezgahı ile geçimini temin etmeye çalışan bir gencin Tunuslu polisler tarafından tezgâhına el koymasından sonra kendini yakmasıyla başlamıştır. Bu olayın ardından sokak gösterileri 17 Aralık 2010 tarihinden itibaren yoğunlaşmıştır. Ağır yaralanan gencin 4 Ocak 2011 tarihinde vefat etmesiyle gösteriler iç çatışmaya dönüşmüştür. Bir hafta içinde 100 kişi hayatını kaybetmiştir. Tepkileri dindiremeyen Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali 23 yıldır yönettiği Tunus'u terk ederek Suudi Arabistan'a sığınmıştır. Bu ülkede Yasemin Devrimi" olarak isimlendirilen hareket Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde etkili olmaya başlamıştır. [4] İlk etki olarak Yemen ve Ürdün'de hükümetler feshedilmiştir. Mısır'da Hüsnü Mübarek yönetimi Müslüman Kardeşlerin başını çektiği halk hareketiyle ve Mısır ordusunun tarafsız kalmasıyla devrilmiştir. Hüsnü Mübarek, mahkemeye çıkarılarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.

Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya’da ise ordu ikiye bölünmüş ve bir kısmı Kaddafi'yi desteklerken diğer kısmı Muhalif Kuvvetler safına geçmiştir. NATO hava gücünün Muhalifleri desteklemesiyle Kaddafi güçleri yenilmiş ve Kaddafi yakalanarak linç edilmiştir. Mart 2011'den itibaren Arap Baharı’nın etkilediği ülkelerden Tunus, Mısır ve Libya'dan sonra en çok etkilenen ülke Suriye olmuştur. Gelecek dönemde Arap Baharı’nın etkileri ve buna bağlı rejim değişikliklerinin yoğun bir şekilde bütün dünyada görülmeye devam edeceği tahmin edilmektedir.[5]





Kaynakça

  1. M.Zeki Doğanay, A. Fikret Altun, Orta Doğu'nun Jeopolitik Açıdan Değerlendirilmesi Körfez Harbi ve Alınan Dersler , TAİ Yayınları, Ankara, 1994, s.34.
  2. Şaban H. Çalış, İhsan D.Dağış, Ramazan Gözen, Türkiye'nin Dış Politika Gündemi , Liberte Yayınları, Ankara, 2001, s.76-77.
  3. Necati Özgen, Irak Harekatı Yaklaşırken , Ulusal Strateji Dergisi, Yıl:4, (Eylül 2002), s.27
  4. Bilgay Duman, Arap Baharı'nın Irak'a Yansıması ve Irak'ın Olaylara Yaklaşımı , Orta Doğu Analizi, ORSAM Dergisi, Sayı:36, Aralık 2011, C.3, s.24
  5. Salih Yılmaz, Yaşar Baytal, Sayim Türkman. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi . 2. Basım. Ankara: Nobel Yayınları, 2014. s.426-430.